Endüstrinin Üniversitelerde Örgütlenişi – YTÜ’den Merih Demir

Endüstrinin Üniversitelerde Örgütlenişi- Merih Demir

Güncel yaşantımızda burjuva kalemşörlerden bu iki konu özelinde sıklıkla hikayeler dinlemekteyiz. Ve bu hikayeler genellikle bilime dayalı, geleceğe uyarlı, adeta kirlenmesin diye masa üstüne örtülen bezler gibidir. Bezler bir şeyin üstünü kapatır, altındakini saklar, sanki hiç yokmuşçasına yaşamasına izin verir. Bu kavramlar da aslında kapitalist-emperyalist sistemin üstüne örtülmeye çalışan; kirlenmişliğini, çürümüşlüğünü saklamaya çalışan kavramlar olarak karşımıza getiriliyor. Nasıl mı?

Daha özele indirgenmiş bir yazılı çalışma, parçadan bütüne gidişte kolaylık sağlayacaktır. Bundan kaynaklı bu yazıda aslında endüstrinin üniversitelerde örgütlenme tarihini ve hali hazırda olan tartışmalara bir bakış açısı kazandırmayı hedefliyorum. Burada iki nokta güncel yaşantımızda ortaya çıkıyor; ‘’endüstri için’’ bilim üretimi ve gelişen teknoloji.

Üniversitelerde bilim üretimi konusu konuşmadan önce tarihine bakalım. 21. yüzyıl içerisinde yaşadığımız kriz elbette ki üniversitelerde, endüstrinin örgütlenme üzerine yapısal değişikliklere gittiğine şahit olabiliriz. Bundan önceki dönemlerde, özellikle 20. yüzyılın ortalarından bilimsel üretimin metalaşmasına dair ögeleri ilk defa görmekteyiz. 20. yüzyılın ilk büyük buhranıyla beraber, üniversitelerdeki yapısal değişimler, bilim üretiminin sanayi endeksli olma halini de beraberinde getirdi. Burada akla getirilecek temel yargı, bilim merkezi diye adlandırdığımız üniversitelerin aslında sistemin krizleriyle beraber, tekrar sisteme hizmet edecek biçimde örgütlenmesi olmalı.

Her kriz, sınıf mücadelesinin ve üretimin yeniden örgütlenmesini beraberinde getirir. Örneğin; manifaktürden fabrika sistemine geçilmiş ya da montaj hattına, esnek üretime geçilmiştir. İkinci dünya savaşından 1970 krizine gelinen süreçte, üniversitelerdeki bilim üretiminin; piyasanın etkisi altında şekillendiğini ve üniversitelerin şirketleştiğini görmekteyiz.

Yirminci yüzyılın ilk kriziyle beraber, üretimin uluslararasılaşmasını yani çok uluslu şirketlerin başka ülkelerde üretime geçtiğini gördük. Daha sonra 1970’lerde patlak veren ve yirminci yüzyılın ikinci büyük krizi bu üretimin sonucu olarak ortaya çıktı. Bilim üretimi 21. Yüzyılın ilk büyük krizine kadar önemli bir atılım seyri izledi. Bilgisayar teknolojileri, krizden çıkmaya çalışan uluslararası sermayedarlarla beraber dünyaya yayıldı. Uluslararası tekeller 90’larda AR-GE çalışmalarını başka ülkelerde yapmaya başladılar.

1980 sonrası dönemde, üniversitelerin şirketleşmesiyle beraber, bilimsel üretim için kamu kaynakları kesilmiş ve kaynaklarını şirketlerden ve sermayedarlardan arar hale gelmiştir. Bu dönemden sonra şunu rahatlıkla söyleyebilir ki, kapitalist üretim süreci, üniversitelerdeki bilim üretim sürecine entegre olması bir önceki dönemlere göre hız kazanmış ve üniversiteler giderek şirketleşme ve aslında sermaye için bir iş veya araştırma projesi arayan konuma gelmiştir.

Günümüze geldiğimizde ise Endüstri 4.0 tartışmaları sahnelere çıkartılmış durumda. Üretim ilişkilerinden kaynaklı gelişen AR-GE çalışmaları, sermayenin bilgisayar teknolojilerini kar elde etmek  için kullanmaları; aslında gelişen teknolojinin üretim ilişkilerinden bağımsız bir şekilde tüm üretim üzerinde bir hegemonyası olacak demek büyük bir yanılgıya düşmektir. Endüstri 4.0 tartışmaları ise kapitalist-emperyalist sermayenin üstüne örtülmeye çalışan bez olmuştur çünkü sistem yaşadığımız süre boyunca krizlerini doğurmak zorundadır. Bu krizlerden çıkış, üretim ilişkilerinde dönüşüme yol açmaktadır. Fakat buradaki endüstri 4.0’ın bir bez olarak durması sadece bu krizden çıkış olarak görülmemelidir. Artarak proleterleşen toplumun önüne bir kafa karışıklığı yaratmakta ve aslında bir korku salmaktadır. Üniversitelerde ise sık sık Endüstri 4.0 hakkında paneller, seminerler düzenlenmesi ise bundandır. ‘’Bilim’’ merkezleri olan üniversitelerde bu hikayeler anlatılmaktadır. Sermayenin, üniversitelerde sık sık bunu gündeme getirmesi ise görünen gerçeği saklamaktan başka bir şey değildir.

Son dönemde ise yazılım öğrenme, kod yazma, program geliştirme büyük önem arz ediyor. Kapitalizm krizini; öğrenci üzerindeki yaşama kaygısını bununla ilişkilendiriyor. Gelişen teknolojide hayatını ‘’daha konforlu’’ yaşamak için sıklıkla yazılım öğrenmelisin propagandası yapılıyor. Kesinlikle ilgisi olan herkes yazılım öğrenmeli, programlamaya hakim olmalı ve geliştirmelidir. Bunun devamında ise şu soru sorulmalıdır: tam anlamıyla yazıyoruz ama kim için, ne için? Yazılan kodlar, programlar sermayenin karına kar katmaktan şu dönemde öteye gidemiyor ki üniversitelerdeki eğitim programı bunu örgütlüyor. Yazının başında üniversitelerin, üretimdeki yapısal değişiklerle beraber değişimini gözlemledik. Güncel yaşamda bunların pompalanması bu yapısal değişikliklerden bağımsız ilerlemiyor, ilerleyemez. Gelişen teknolojilerin üniversitelerde örgütlenmesi ‘’bilim’’ adı altında sermayenin örgütleniş biçimiyle endeks işliyor.

Sonuç olarak; üniversiteler, bilim üretmek amaçlı kurulan yapılar olmaktan çıkarılmış, sermayenin karına daha fazla nasıl katkı yapar sorusunun sorulduğu yerler haline gelmiştir. Buradaki problemi üretim ilişkilerinden açıklamak, üniversitelerde bilim üretiminin nasıl olması gerektiğine cevap olacaktır. Üretim ilişkileri değişmedikçe, kapitalist-emperyalist sistem değişmedikçe üniversitelerdeki bilim üretimi sermayeye endeksli olmaya devam edecektir. Bizim yapmamız gereken, üniversitelerin özneleri olarak, bilim üretiminden vazgeçmemek ve üretebilecek alanları bugünden yaratmaktır. Bugündendir zira, yarına bir hedefle çıkmak, ufuk açıcı olacaktır. Bunu gerçekleştirmek ise düzenin tamamen değişmesinden geçecektir.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Merih Demir