Anlattım – Asiye Önal

   Anlamak ve anlanmak. İtildiğimiz yalnızlığın ve suskunluğun içinde en büyük çırpınışlarımızdan biri artık. Anlatmak istiyorum, anlatmak istiyorsun, anlatmak istiyoruz. Evde oturuyorum; rutubetli, küçük bir ev bu. Bir bahçesi var içinde kedilerin olduğu. Evin içinde bir pano. Üzerinde çizilmiş resimler ve karikatürler var, onların yanında üst üste asılmış aylardır ödenmemiş faturalar. Bazen rutubetten göğsüm daralıyor, bahçeye çıkıyorum. Bazen göğsümü daraltan yalnızca rutubet olmuyor. Katledilen bir kadının Twitter’da önüme düşen siyah beyaz bir fotoğrafını görüyorum, bir iş cinayeti haberini okuyorum. Baskıları, baskınları, açlıkları, ölümleri, zulümleri; beni sıkıştıran, seni sıkıştıran, bizi sıkıştıran her şeyi düşünüyorum, düşünüyorsun, düşünüyoruz. Evet düşünüyoruz, çünkü sen-ben-biz birlikte düşünürüz, birlikte daralır nefesimiz. Çünkü farklı pencerelerden- ve bazen sokaklardan bahçelerden caddelerden- aynı gökyüzüne bakarız. Aynı kokuşmuş dünya olsa da bugünlerde göğsümüzü daraltan; aynı özgür dünya olur yarınlarda nefes alacağımız. Bu mümkün biliyorum; çünkü göğsüm daraldığı için çıktığım bahçeden dışarıya bir adım daha attım ya da Nazım’ın da dediği gibi pencereye çıktım ve seslerle dolu havaları dinledim, seslerimizi dinledim. Seslerimiz bana anlattılar, ben de size anlatacağım şimdi. Ve belki de seslerimiz, yer çekimli bir karanfil gibi elden ele…

   Gelelim seslere; seslerimiz umudu anlattılar bana biliyor musunuz, seslerimizin umut olduğunu gördüm. Evlerde yapayalnız gibi göründüğümüz, o odadan diğerine süründüğümüz bugünlerde anlatmak ve anlaşılmak pek mümkün değilmiş gibi görünürdü önceden. Oysa ne çok anlatmışız.

   Mesela Ankara’ya yürüyen maden işçilerinin “öyle mi alay komutanı” diye haykıran sesiyiz biz; önümüze barikat kuranların karşısına çıkıp korkmadığımızı, mücadeleyle alacağımızdan emin olduğumuz haklarımızı anlattık. İstanbul Üniversite’sindeki yemekhane zammı eylemlerinde okulun demir kapısına tırmanıp “bu kadar saçma bir şey olabilir mi ya” dedi seslerimiz ve hakkımızı geri aldı. Biz 25 Kasım’da Taksim’i yasaklamak isteyenlere karşı Taksim’e çıkan kadınlar olduk ve anlattık; bizden aldıkları herkes ve her şey için birbirimizden aldığımız güçle düzenlerini yıkıp özgür bir dünya kuracağımızı anlattık. George Floyd’un “nefes alamıyorum” cümlelerini duyduktan sonra tüm dünyayı yaktı bizim seslerimiz. Bizim seslerimiz ki; dünyanın neresinde bir başkaldırı olsa orayı direnişiyle büyüttü, güzelleştirdi. Fabrikalarda, eviçlerinde, sokaklarda, meydanlarda, mahallelerde, akıp giden caddelerde yankılanıyoruz. Bense şimdi:

   Evde oturuyorum; rutubetli, küçük bir ev bu. Bir bahçesi var içinde kedilerin olduğu. Evin içinde bir pano. Üzerinde çizilmiş resimler ve karikatürler var, onların yanında üst üste asılmış aylardır ödenmemiş faturalar. Bazen rutubetten göğsüm daralıyor, bahçeye çıkıyorum. “Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları” ve onların seslerini, seslerimizi. Artık göğsüm daralmıyor.

   Artık anlatmak ve anlanmak bu yalnızlığın ortasındaki bir çırpınış değil benim için, yaşamın ve umudun yeniden yeniden yazılması sanki. Çünkü yalnız değilim, çünkü anlattım, çünkü anladın. Şimdi toprağı delen bir fidanın başkaldırısı gibi dalacağız hayata, sonra belki dünyanın öbür ucundaki ırmaklarla sularız o fidanı.

 

Koç Üniversitesi’nden Asiye Önal