Boğaziçi Direniş Günlükleri I.

2-3 Ocak

Yeni yıla Boğaziçi’ne kayyum rektör olarak AKP’li Melih Bulu’nun atanmasıyla tatsız ama bir o kadar da heyecanlı bir giriş yaptık. Bu atamanın olduğu sürede sokağa çıkma yasağının olması, harekete geçemememiz başta bizi sıkıştırdı tabii. Ev arkadaşımla bitmek bilmeyen bir heyecanla haftaiçi neler yapabileceğimizi tartışıyor, tweetler okuyor, tweetler atıyor; yer yer öfkeleniyor yer yer de durumun saçmalığıyla dalga geçiyorduk. Daha sonra fark ettik, neden evlerde olmamız hareketsiz kalmamız demek olsun ki? Üstelik bazı arkadaşlarımızın evlerinden ayarladıkları bezlerle, buldukları boyalarla “Kayyumla gelen direnişle gider” yazılı pankartlar yaptığını gördük sosyal medyadan. Biz de madem twitter ana sayfaları yetmiyor derdimizi anlatmaya biz de çıkalım sokaklara anlatalım dedik ve aldık elimize spreyi. Gece yarısı sokaklarda dolaşmak, istediğimiz ve hayal ettiğimiz özgürlüğü anlatmak duvarlara, üniversiteler bizimdir bizimle özgürleşecek diye haykırmak koskocaman harflerle; ikimizi de öyle canlı öyle özgür hissettirdi ki. Şimdi sırada Boğaziçi’nin önünde, sokaklarda diğer öğrenci arkadaşlarımızla omuz omuza direnerek özgürleşmek var. 4 Ocak Pazartesi günü Boğaziçili arkadaşlar okulun önüne çağrı yaptılar. Kendimizi ifade ettiğimiz kampüslerden uzakta olan biz öğrencileri hapsettikleri zoom-netflix-instagram/yatak-masa-mutfak/niteliksiz eğitim-parasızlık-geleceksizlik üçgenlerinin içinden çıkmak için bir kıvılcım olabilir bu Boğaziçi meselesi. Sürekli bunu düşünüyorum ve heyecandan yerimde duramıyorum. Pazartesi günü olacak eylem bence kalabalık geçecek, bakalım!

4 Ocak

Pazartesi günü farklı okullardan arkadaşlarımla bir araya geldik eylem öncesinde. Renk renk kartonlara dövizlerimizi hazırladık. Eylemin kalabalık geçeceğini tahmin ediyorduk hepimiz ama bundan emin olmamız Boğaziçi metrosuna bindiğimiz anda mümkün oldu. Pandemi boyunca bomboş gidip gelen Boğaziçi metrosu şimdi bizlerle, öğrencilerle doluydu işte! Herkes yanındakini tanımasa dahi aynı kendinden emin ifadeyle gülümsüyordu ve “evet, ben de buradayım, ben de geldim, yalnız değilsin, yalnız değiliz” diyordu sanki. O kısacık süren metro yolculuğu boyunca dahi sabırsızlanan, maskenin altından bile heyecanı belli olan arkadaşlarımı gördükçe daha da güçlü hissettim. Metrodan indikten sonra da büyük bir kalabalıkla karşılaştık, hem öğrencilerden hem de polislerden oluşan tabii.

Güney kapının önünde toplandık önce. Orada basın açıklaması okundu, o sırada yanımdaki yüzlerce öğrencinin de benimle aynı coşkuyu paylaştığını hissediyordum. Basın açıklamasının olanca haklılığına rağmen yerimizde duramıyorduk işte, yetmiyordu sanki hiçbir şey kendimizi anlatmaya. Sloganlar yalnızca ikişer kez atılmıyordu, defalarca defalarca kez aynı coşkuyla, zıplayarak haykırıyorduk. Güney Kapı’nın önündeki basın açıklaması bittikten sonra hep birlikte forum yapmak için kuzey kampüse doğru yürümeye başladık.

Kuzey’in önüne geldiğimizde içeriye yalnızca kartları olan Boğaziçililerin alınacağı söylendi. Ama yaklaşık 1000 kişiden oluşan öğrencilerdik biz ve bu yalnızca Boğaziçi’nin meselesi değildi. Okulla hiçbir alakası olmayan siyasetçileri okula rektör olarak atarken, onun Boğaziçili olmasına bakmışlar mıydı ki? Eğer Melih Bulu Boğaziçi’ne girebiliyorsa üniversitelerimizi özgürleştirmek için, hepimizin karşılaştığı baskılara karşı dayanışmak için bir araya gelmiş yüzlerce öğrenci neden giremesindi? Bu okullar kimindi; oralarda okuyan, bilim üreten, sanat üreten öğrencilerin mi yoksa polisin ve iktidarın mı? İşte biz de tam olarak bunu haykırdık kuzey kampüsün önünde. Hatta birinin “önce Melih göstersin kartını” diye bağırdığını duydum. Boğaziçi’ndeki arkadaşlar da bu sorunu hep birlikte tartışmak istiyorlardı zaten, Boğaziçi kayyumun atandığı ne ilk yerdi ne de son olacaktı. Biz de bu haklılıktan gücümüzü alarak ilerledik. Zaten biz hep birlikte yürüdükten sonra hangi kapı dayanabilirdi ki önümüzde? Önce birkaç kişi turnikelerin üzerinden atladı sanırım hemen sonrasında da kuzeyin kapıları açılmıştı. İçeriye doğru kahkaha atarak ve zıplayarak koşuyorduk. Bir yandan da “Melih kaç kaç kaç öğrenciler geliyor!” diye bağırıyorduk. Bu şekilde ikişer üçer zıplayarak ve kahkaha atarak indim merdivenleri. Merdivenleri indikten sonra bir an için arkama döndüm ki işte o an hayatımın en etkileyici ve önemli anlarından birini yaşadım. Muazzam bir kalabalık, kuzeyin içine doğru akıyordu, herkesin yüzünde müthiş bir güven ve mutluluk vardı. Melih kaç kaç kaç diye haykıran ve dans eden yüzlerce öğrenci. Ben bu anı yaşadım ya artık ölsem de bir daha yalnız ve umutsuz hissedemem kendimi. İşte böylesi bir anın hemen ardından herkes forumda yerini aldı. Kuzey kampüsten güvenlik ve polis çıkarılmış ve tüm kuzey tıklım tıklım öğrencilerle dolmuştu. Gelenlerin sayısı da git gide artıyordu. Boğaziçi’nden arkadaşlar öncelikli olmak üzere isteyenlerin söz aldığı daha çok somut eylem planlarının çizilmesini hedefleyen bir forum oluyordu. Hayatımda katıldığım en güzel forum olabilir! O muazzam kalabalığın yanı sıra gerçekten bundan sonra direnişin nasıl devam edeceğine yönelik somut öneriler yapılıyordu. En fazla sözü edilen şey sürdürülebilir boykot ve işgal oldu. Slogan ve konuşma aralarına kalabalıktan yükselen “işgaaaaal” ve “boykoooot” karışıyordu. İşgal sesleri yükselttikçe etrafta gergin ama kendinden emin bir hava esiyordu sanki. Ayrıca forumda bir Bimeks işçisinin yaptığı konuşmada heyecanımızı yükseltti, bol bol “işçi gençlik el ele” sloganları atıldı. Sonra, forum birden Boğaziçi’nden bir arkadaşın yaptığı açıklamayla kesildi. Melih Bulu’nun Güney’de rektörlük önünde olduğu söyleniyormuş. Bunu diyen yüzlerce öğrenciyi tutmak mümkün olur mu tabi hem de biraz öncesinde “Melih kaç kaç kaç” diye haykıran yüzleri? E hal böyle olunca biz de davete icap etmeye ve Melih kaçamadan yakalamak için Güney Kampüs önüne doğru yollandık. Tabi o güzelim Güney Kampüsle bizim aramızda kasklar, coplar, kalkanlar da bizi bekliyordu.

Başlangıçta güney kampüs içine yalnızca Boğaziçi öğrencilerinin kartlarla alınması diğer okullardan gelenlerin dağılmaları konuşuldu. Ama çoğunluk bunu yapmak istemedi. Zaten polisin yaptığı anonslarla da amacı bizi bu şekilde ikiye bölmekti. Ama biz nasıl Kuzey’e hep beraber girdiysek Güney’e de öyle girmek istiyorduk, onlar kampüslerimizi bu kadar uzun süre almışlarken elimizden tüm kampüsler bizim olmalıydı; atanan kayyumlar hepimizin kayyumuydu o yüzden onları kampüsten söküp atmak da hepimizin görevi oldu artık Boğaziçi önünde. İlk ana göre sayımız biraz azalmıştı, o yüzden eylem komitesinden bazı arkadaşlar çarşamba günü tekrar gelip kapıyı öyle zorlamayı tartıştılar. Ama buraya binler olup gelme, kuzeyin kapılarından atlama gücünü kendimizde bulmuşken biz sonuna kadar ilerlemek istiyorduk. Hem giremezsek de girememiş olurduk ama bu bize çok şey öğretirdi. Velhasıl öyle de oldu. Kısa süren tartışmaların ardından barikatı hep birlikte zorlama kararı aldık. Ve sloganlarla kampüs kapısına yürüdük, haliyle kapının önüne dizilmiş polislerin de üstüne yürüdük. Polis de bütün gücüyle saldırdı; yerlere düşen insanlarla yerlere düşen polis kalkanları birbirine karıştı. Daha önce böyle bir polis müdahalesiyle ilk kez karşılaşan birçok kişi vardı, 8 Martları saymazsak ben de onlardan biriydim. O anda öğrenciler arasındaki dayanışma beni o kadar etkiledi ki! Canımızdan bir parça düşmüşçesine düşen arkadaşlarımızı yerden kaldırıyorduk ve kim düşerse düşsün kalkar kalkmaz ilk yaptığı şey bir adım daha ileri atmak oluyordu, asla geri değil. Bana saatler gelen ama tahminimce 15 20 dk kadar süren ilk denemede aramızdan 2 arkadaşımızı polisin aldığını öğrendik. Yerlerde sürükleyerek ters kelepçe yapmışlar arkadaşlarımıza. Mini, kısa süreli bir ateşkes imzalandı aramızda. Biz alınan arkadaşlarımızı almadan hiçbir yere gitmeyeceğimizi söylüyorduk polis de ısrarla kimseyi almadık diyerek yalan söylüyordu. Amirleriyle görüşmek istediğimizi talep ettik o sırada da ÇHD’den gelen avukatlar arkadaşlarımız hakkında bilgi alıyordu. Daha sonrasında polisin yalan söylediği ortaya çıktı ve iki arkadaşımızı aldık. Ama kimse dağılmak istemiyordu.

Bu uzun süre bastırılmış ve sıkıştırılmış bir coşkunun patlamasıydı ve kolay kolay durulacağa benzemiyordu; bu coşku özgürlüğe ve hayata duyulan özlemdi. Evet özgürlüğe, biz oradaki isyanımızla ve direnişimizle insanlaştık ve özgürleştik. Artık yoktu öyle evlerimizde oturup bir masa gibi bir solucan gibi hayatının, kararlarının elinden alınmasını beklemek. İnsan olmak bu değil midir, yaşamak bir de dolu dolu? İşte böyle böyle bir baktık ki yeniden kapıya doğru yürüyoruz. Burada bu sefer daha sert bir müdahaleyle karşılaştık. Biraz geriye püskürtüldük ama pes de etmedik. Kendimizi toparlamaya çalışırken de oldukça komik anlara sahne oldu direniş alanı. Biri bir ayakkabı tutup bağırıyor elinde ayakkabısını kaybeden var mı diye bir diğeri çanta tutuyor. Ama herkesin yüzünde bir garip gülümseme vardı. Polisle arada 4-5 adım vardı ve kapının önünde dağınık bir şekilde konumlanmıştık. Ortada şimdi ne yapacağız sorusu da dolanıyordu bir yandan. Sonra birden kalabalığın arasından 2 ses yükseldi: “işte bir sabaaaaah uyandığımdaaaa çav bellaaaa…”. Herkes bunu bekliyormuşçasına (ben bekliyordum şahsen) birden hep bir ağızdan çav bella söylemeye başladık. Tabi ondan sonra da devamı geldi. Bu direniş kültürü öyle güzel ki! Hayatı direnişle güzelleştirmek; şarkılarla, türkülerle, halaylarla, bol bol gülerek. Çav belladan, burçak tarlasına, ellerinde pankartlardan keçe kürdana kadar bol bol bağırdık ve oynadık. Bu sırada polis ne olduğunu anlayamıyor anlamsız bir nefretle bakıyordu sanki bize. Direnişi ve hayatı sevmeyi, bütün bu kavganın arasında halaylarla türkülerle büyümeyi anlamamalarına da şaşırmıyorum zaten. Birden fark ettik ki biz ortada oynarken polis de milim milim bizi kapıdan uzaklaştırıyor, ileri doğru sürüyormuş. Birçok takviye de getirmişler bir de o sırada; tomalar, çevikler, akrepler… Diğer yandan da Boğaziçi üniversitesindeki arkadaşlarımızdan da kampüs içine geçenler vardı. Onlar arkadan, biz önden ah bir birleşebilsek! Kapının arkasındaki arkadaşlarımızın bize seslenmesi ve polisin bizi ileri sürdüğünü fark etmemizle biz bir kere daha kapıya yöneldik. Kapı gerisindeki arkadaşlarımızın sloganlarla bizi çağırması bize daha da güç verdi. Fakat artık daha da korkan polis (evet korkuyorlardı gücümüzden ve kararlığımızdan, haklılığımızdan korkuyorlardı) bu sefer plastik mermilerle, gazlarla korkunç bir şekilde saldırdı. Biz kuzeye doğru gerilemek durumunda kaldık. Bir yandan da toma su sıkıyordu. Evet Boğaziçi’nin önünde bir toma vardı öğrencilere su sıkmak için, ve plastik mermiler, coplar vardı. Öğrenciler için. Bu sırada kapıda da neler neler olmuş! Bizimle birleşmek isteyen arkadaşlarımızı engellemek için KAPIYA KELEPÇE TAKMIŞLAR. Ve tarihte bir ilk gerçekleştirilerek üniversite kapısı kelepçelenerek göz altına alınmış oldu! İTÜ’deki boykot zamanlarında arkadaşların çay kazanının göz altına alındığını duymuştum da Boğaziçi kapısının kelepçeleneceğini kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim valla. Bu nasıl bir korkudur? Biz de bu sırada kendimizi toparladık. Kapının yan tarafında bir toma bekliyordu zaten fakat bir toma daha geldiğini gördük. O tomanın okul önüne gitmesini engellemek için herkes kol kola girdi ve yolu kapattık. Ama bir yandan da arkadaki tomanın ilerlemediğinden emin olmak gerekiyordu. O yüzden 6 sıranın (kaç sıraydık tam hatırlamıyorum, örnek vermek için yazıyorum) 3 tanesinin yüzü kapıdaki tomaya 3 tanesinin yüzü yoldakine dönüktü. Sırtımızı en güvendiğimiz şeye yani birbirimize yaslamış koca bir düzene kafa tutuyorduk işte! O sırada da hep birlikte şiirler okumayı, şarkılar söylemeyi ihmal etmedik tabi. Hep bir ağızdan “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” dedik. Ve o an ben gerçekten emin oldum. Bu yeryüzünü aşkın yüzü yapana dek mücadele edebilirim arkadaşlarımla birlikte. Sonrasında aramızdan 2 Boğaziçili arkadaş kampüsün içine kapıları kelepçeleyerek hapsettikleri arkadaşlarımızı almak için gittiler. Arkadaşlarımızla buluştuktan sonra hep birlikte bir basın açıklaması gerçekleştirdik. Müthiş bir kararlılığın ve direnişin arkasından yine geleceğiz dedik güneye, mücadeleden vazgeçmeyeceğiz ve yine bir arada olacağız; bence artık her zaman bir arada olacağız. Kayyum rektör istemiyoruz ulan! Ve direnişimizle insanlaştıktan ve özgürleştirdikten sonra üniversitelerimizi bizimle özgürleştireceğiz! İşte böylesi kocaman bir gündü 4 Ocak 2021. Tarihe Boğaziçi Direnişi olarak not düşülecek o yüzden hiçbir detayını unutmak istemedim. Ama eksik kalmıştır elbet, ne kadar anlatabilirim ki o haklılığı, coşkuyu, heyecanı. Bundan sonra yapılacak çok şey var; bugünkü güçle ve heyecanla hepsini yapacağız, kazanacağız biliyorum.

Yeryüzünü aşkın yüzü, üniversiteleri bizim yapacağız.

Boğaziçi Direnişçisi