Genetik Determinizm: Gen bencil midir? – İstanbul Üniversitesi’nden Güneş Yılmaz

Genetik determinizm, kabaca fiziksel ve davranışsal tüm özelliklerin tamamının genlerle belirlendiği düşüncesidir. Yani bu görüşe göre çevrenin canlılar üzerinde bir etkisi yoktur, sosyal davranışlarımız dahil her şey sadece genlerimiz ile açıklanabilir. Fakat buna geçmeden önce “gen”i tanımlamak daha doğru olacaktır:

DNA, yani Deoksiribo Nükleik Asit, canlının oluşumu için gereken tüm genetik kodu içeren bir moleküldür. Bir gen, DNA’nın bir bölümüdür ve belli bir proteini oluşturacak bilgiyi içerir. Her hücrede bulunur. Bazı genler embriyodaki hücrelere canlı vücudunun hangi bölümünü oluşturacağını söyler. Kendini kopyalayan DNA molekülü, canlıların özelliklerini bir sonraki kuşağa iletir. Kısaca DNA, canlı genomlarını oluşturur. Genetik biliminin ilerleyişi, DNA’nın keşfi ve tanımlanması bilimsel açıdan çok önemli bir yerde durur çünkü hayatın devamlılığını ve evrimini anlamamıza olanak sağlar.

Biyolojik indirgemecilik ve biyolojik determinizm son yıllarda, buna özellikle son 40 yıl diyebiliriz, çok fazla tartışmaya neden oldu. Moleküler biyoloji ve genetik alanındaki büyük gelişmeler, bu tür tartışmaların da önünü açmış oldu; burjuvalar, kendi sistemlerini geçerli kılmak için bu “bilim çağının” her gelişmesinden faydalanmaya ve kendi çıkarlarına uygun teoriler üretmeye başladı.

Richard Dawkins’in “Gen Bencildir” kitabıyla ortaya atılan ve genetik determinizmin temeline oturan bu teoriye de burjuva sınıfı sıkı sıkıya tutunmuştur. Burjuvalar ve onlara bilim yapan kesim bu teoriyi kucaklayıp, sınıfsal eşitsizlikler, ırkçılık, ataerki gibi tüm kavramları bu temele oturtarak “insan doğası” ve onun değişmezliği yalanına “bilimsel” bir kılıf uydurmaya çalıştılar. Yani vücudumuzda her şey için bir gen vardır: Irkçıysanız bunun için, katilseniz bunun için, tecavüzcü olmak için kısaca her şey için bir genimiz mevcut ve bunların yetiştiğimiz çevre ile, yaşadığımız toplumsal yapı ile, egemen ideoloji ile hiçbir alakası yoktur.

İnsan davranışlarını, bireylerin genlerine indirerek açıklamak biyolojiye burjuvazinin bir saldırısıdır. İnsanın toplumsal değil de bireysel bir canlı olduğunu, tek amacının hayatta kalmak ve üremek olduğunu söyleyen bu teori, egemen ideolojinin kendisi için önemlidir. Değişmeyen bu içgüdüsel davranışlarımıza karşı gelmek aslında doğamıza karşı gelmek olur. Yani örneğin kapitalist düzen ve onun eşitsizlikleri de maalesef varlar ama bunlar da kalıtsal ve insan doğasının bir parçası olduğu için karşı gelmek anlamsızdır. Böylelikle de tüm toplumsal, sınıfsal, ekonomik eşitsizlikler değiştirilemez ve meşruluk kazanmış olur.

Bu teori özellikle 20. yüzyılın sonlarında ateşli tartışmaların göbeğinde yer buldu. Bazı biyologlar doğal seçilimin DNA düzeyinde çalıştığını savundu. Bazıları genlere öyle özellikler yükledi ki, tüm ahlaki, davranışsal, fiziksel özelliklerin sabit ve değiştirilemez olduğunu iddia ettiler ve bunu bilimsel olarak kanıtlanmaya çalıştılar. Fakat tüm bu özelliklerin değiştirilemez ve genlerle aktarılabilen bir yapı olduğunu bilimsel olarak kanıtlayan, genetik bilimince desteklenen hiçbir veri olmadığı gerçeği de şüphe götürmez olarak karşımızda duruyor.

Bilimsel araştırmalar genler ve çevre etkileşiminin gerçekliğini bize defalarca gösterdi. Kazanılan özellikler genlerle bir sonraki nesile iletilemez ama onlar da öğretme yoluyla bir sonraki kuşağa aktarılır. Yani kültür nesilden nesile geçer. Bazı primat türlerinde de bu tip davranışlar görülse de aslında insanı diğer hayvan türlerinden ayıran en önemli özellik budur. Genetik incelemeler gösteriyor ki, hiçbir canlı bir genotip olmadan var olamaz, hiçbir genotip de bir çevreden bağımsız var olamaz. Genler ve çevre arasındaki diyalektik ilişkide, fenotipte bulunan bilgi dönüp genotipe akar. Genler, çevreyle etkileşirler. Aslında bu etkileşim olmasaydı, evrim de olmazdı; çünkü kalıtım özünde kendini kopyalayan tutucu bir güç olarak durur.

Sonuç olarak bizlerin, insan türünün genlerimizden ibaret olmadığımız bilimsel olarak defalarca kanıtlandı (Hatta tartışmalar sonucu Richard Dawkins’in kendisi de kitabında yer verdiği bilgilerin hatalı olduğunu kabul ederek geri adım attı). Çevre ve toplum davranışlarımızı, kişiliğimizi geliştirir; bizi biz yapar. Yani gen ve çevre ilişkisi birbirinden kopuk değildir tersine diyalektik bir ilişki içindedir. İnsanın evrim sürecinde girdiği doğayla çatışması, onun sadece hayatta kalmak ve üremek için değil, toplumsal yaşam ve toplumsal üretim ilişkileri içinde var olduğunu gösterir.

Bireysellik ve onun genlerle ilişkisi işçi sınıfının örgütlülüğünü kırmak için ortaya atılan safsatalardan başka bir şey değildir. Bunu insan doğası olarak sunmak, bencilliğe bilimsel kanıtlar sunmak işçi sınıfının birliğini yıkmak ve özgürleşmesinin önüne geçmek için patronların ve burjuvaziye bilim yapanların uydurmalarıdır. Bilim tarihi kapitalizmi ve onun yarattığı çürümüş düzeni haklı çıkarmak için ortaya atılmış böyle saçmalıklarla doludur. Kendi kaderimizi belirlediğimiz bir dünyada, genetik bilimi de hayatın incelenmesi, değiştirilmesi ve dönüştürülmesinde toplumun yararına kullanılacaktır.

İstanbul Üniversitesi’nden Güneş Yılmaz