Her şey daha yeni başlıyor! – Koç Üniversitesi’nden çipura

Herkese merhaba,

Saat gecenin üçü, canım inanılmaz sıkkın ve bitirmem gereken bir sürü ödev var ama ben Twitter’dayım çünkü akademik sorumluluklarım dolayısıyla katılamadığım Boğaziçi protestoları ve Amerika’daki ayaklanmalar hakkındaki gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum. Bunlara ek olarak tabii ki her gün kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, LGBT+ nefreti, hayvana şiddet, yoksulluk, işsizlik, Corona virüsü ve ne yazık ki artık görmeye korkutucu derecede alıştığımız diğer dehşet verici pek çok konu hakkında tweetler okuyorum. Birbirinden güzel insanların bu konularla alakalı tweetlerini beğenerek ve retweetleyerek kendi fikirlerimi pasif bir şekilde beyan etmeye çalışıyorum ama son zamanlarda artık bunun yetersiz kaldığını daha da çok hissetmeye başladım. Bu yüzden bu yazıyı yazmaya karar verdim çünkü çok uzun bir zamandır hissettiğim ve birçok kişinin de bu şekilde hissettiğine inandığım; göğsümün tam ortasına oturmuş; aldığım her nefesi dar eden ve gitgide tüm enerjimi, umudumu, hevesimi, kısacası içimdeki güzel olan her şeyi sömüren bu iğrenç çaresizlik ve öfke hissiyatını bu gece her zamankinden biraz daha fazla hissediyorum. Dünyayla ilgili yanlış olan her şeyin, tüm kötülüklerin, adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin; bunların sonunun bir türlü gelmeyişinin ve hiçbir zaman da gelmeyecek oluşunun; bunları değiştirmek adına aktif olarak bir şeyler yapamıyor olmanın getirdiği çaresizliğin ve hatta kabul etmek istemesek bile bazı sorunların bir parçası olduğumuzun ruhumuzda yarattığı o baskıdan bahsediyorum. İşte ben bu gece bu hissi biraz daha fazla hissediyorum ve sizin de bazı geceler bu hissi biraz daha fazla hissettiğinizi biliyorum. Korkunç haberler okuduğunuzda artık şaşırmadığınızı, bütün gelecek planlarınızın Türkiye’den gitmek üzerine kurulu olduğunu, mezun olunca iş bulamayacağınızı ve bulsanız dahi doğru düzgün para kazanamayacağınızı düşündüğünüzü, ne bu ülkeye ne de dünyaya dair hiçbir umudunuzun kalmadığını ve artık çabalayacak gücünüzü yitirdiğinizi çünkü ne yaparsanız yapın bir işe yaramayacağını hissettiğinizi de biliyorum. Çünkü ben de aynı şekilde hissediyorum ama bu tepkisizlik ve kabulleniş hali aslında çok tehlikeli. Çünkü gördüğümüz (ve göreceğimiz) gibi Amerika’ya da gitseniz bu sorunlar bir şekilde peşinizden gelecek ve hatta üstüne yenileri de eklenecek. Biliyorum ki tüm sevdiklerimle beraber yurtdışında yaşamaya da başlasam, sevdiğim işi de yapsam ve üstüne iyi para da kazansam bile Türkiye’deki adaletsizlikleri duymaya devam ettikçe tam olarak mutlu olamayacağım ya da gittiğim yerdeki haksızlıklara tepkisiz kalarak hayatıma devam edemeyeceğim. Eğer biraz vicdanınız varsa, sizin de benim gibi hissedeceğinizden eminim. Ayrıca bu problemleri toplumsal olarak çözmedikçe; cinsiyet, din, dil, ırk fark etmeksizin nereye gidersek gidelim adaletsizliğe, haksızlığa, ayrımcılığa, ırkçılığa, cinsiyet eşitsizliğine, homofobiye, tacize, tecavüze vs. uğrama ihtimalimiz her zaman olacak.

Özetlemek gerekirse, dünyadaki sorunlardan bir kaçış yok. Öncelikle, mutlak iyilik diye bir şey olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Yani ne yaparsak yapalım dünyadaki kötülük bitmeyecek ama bu tepkisiz kalmayı ya da pes etmeyi tercih etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Eğer biz bir şeylerin değişeceğine inanıp bu doğrultuda uğraşmazsak gerçekten başka kim uğraşır bilmiyorum. Bizi bizden başka kurtarabilecek kimse yok. Biliyorum, inananın biliyorum, hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi geliyor. Uğraştığımız sorunlar her geçen gün ciddileşerek artıyor ve üstelik bunların hepsi global bir pandemi bağlamında yaşanıyor. Gerçekten her şey oldukça sürreal ve bir o kadar da trajikomik. Fakat unutmamak gerek, her ne kadar öyle gelmese de bu pandemi bir gün bitecek ve ben her şey normale (?) döndüğünde yaşamaktan keyif aldığım bir dünyanın içinde bulmak istiyorum kendimi. Hatta, yaşadığım yeri sevebilmek, insan haklarını koruyabilmek, doğru olduğuna inandığım şeyi bağıra bağıra savunabilmek ve haksızlığa uğrayanların yanında olabilmek için pandeminin bitmesini beklemek istemiyorum. “Ya, bu dünya bizim. Onlara vermeyelim lütfen.” Evet, Son Feci Bisiklet’ten yarım yamalak bir alıntı yapmış olabilirim ama harbiden öyle. Ve evet, bu yazıyla hiçbir şeyi direkt ve aktif olarak değiştiremediğimin de farkındayım ama bir kişiye bile umut verse yeter bence.

Bundan kısa bir süre önce; geleceğe dair hiçbir umudumun olmadığı, her gün niye yaşadığımı sorguladığım ve tamamen kaybolduğumu hissettiğim oldukça karanlık bir yerdeydim. Hepimizin farklı seviyelerde de olsa genel olarak benzer durumlarda olduğunu biliyorum. Ancak Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör atanmasından sonra bu konu üzerine birkaç arkadaşımla ettiğim ilham verici bir sohbetle birlikte içimdeki o umutsuzluk hissi yerini git gide öfkeye bıraktı. Bu olay benim gözümü açtı ve artık kendimden çıkıp biraz da çevreme bakmaya teşvik etti beni. Umarım ki bu yazdıklarımın sizde de bendekine benzer bir etkisi olur. Emin olun biraz kendinizden çıkıp daha büyük bir şeyin parçası olmak hem kendinize hem de çevrenize daha iyi gelecek. Sonuç olarak, milyoner falan değilseniz, mutsuz bir toplumda mutlu bir birey olmak imkânsız. O yüzden sizden ve gelecekteki kendimden ricam şu: Umudunuzu kaybetmeyin ve Gezi’yi unutmayın. Her şey daha yeni başlıyor.

 

Koç Üniversitesi’nden çipura