Pıhtı – Koç Üniversitesi’nden çipura

Saat on iki yirmi bir. İçerisi ılık, loş ve havasız. Benim dışımda on yedi kişi var içeride. Otuz dört dirsek, on yedi pankreas ve tam on yedi göbek deliği. Ve belirsiz sayıda bademcik. Burada ne yapıyorum bilmiyorum. Oturuyorum. Eylemim oturmak. Ama neden bu oturma eylemini tam olarak burada gerçekleştiriyorum, hiçbir fikrim yok. Pek bir şey hissetmiyorum. Artık genel olarak hissetmiyorum. Zaman geçiyor, insanlar gülüyor, çocuklar doğuyor ve çocuklar ölüyor. Bense tüm bunların tam ortasında duruyorum. Eylemim durmak. Her şey üst üste geliyor. Ama nedense sadece kötü şeyler üst üste gelince bu bahsetmeye değer bir şey oluyor. Saat sıfır bir on üç. Benimle birlikte sekiz kişi var içeride. Bugün günlerden cuma. Yüksek beklentili ve yetersiz gün. Saat tam iki. Dört kişi kaldı. Üç kişilik kahkahalı bir arkadaş grubu ve tek başına oturan bir adam. Bir de ben. Bu adamın varlığı otuz dört kol ve otuz dört diz kapağı içinden sıyrılıp gözüme ancak şimdi çarpıyor. Çünkü aslında ilgi çekici bir tarafı yok. Sadece yalnız. Bu da ona biraz gizemli bir hava katıyor. Neden böyle bir yerde tek başına olduğunu merak ediyorum. Ben niye buradayım bilmiyorum, belki onun sayesinde öğrenebilirim diye düşünüyorum. Yanına gitmeye karar veriyorum. Ayağa kalkıyorum. Çok yorgunum. Gerçekten çok yorgunum. Ne olacaksa olsun artık diyorum içimden. Bir şeyler olsun. Herhangi bir şey. Herhangi bir his. Yanına yaklaşıyorum. Ne diyeceğimi bilmeden öylece duruyorum. Yüzüme bakıyor. Ben de onunkine bakıyorum. Yorgun gözüküyor. Çizgiler biraz erken geldiklerinin farkındalarmış gibi çekinerek duruyorlar yüzünde. Koyu kahverengi gözleri var. Bana bakıyorlar. Beni görüyorlar. Çıplak hissediyorum. Biraz rahatsız oluyorum ama aynı zamanda hoşuma gidiyor. Heyecanlanıyorum. Uzun zamandır ilk defa bir şey hissediyorum. Gözleri… Gözleri çok değişik bakıyor. Bakışlarını anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum. Yüzünün ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum. Yüzüme bakıyor. Yüzüne bakıyorum. Niyeyse tam o anda içimden koşmak geliyor. Koşmaktan hiç hoşlanmadığım halde buradan çıkıp sonsuza dek koşmak istiyorum. Atlar gibi dörtnala koşmak. Özgürce, saçlarımda rüzgârı hissederek koşmak. Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece koşmak için koşmak istiyorum. Ve bir anda bulunduğum yerden çıkıp sokakta koşmaya başlıyorum. Hava çok soğuk. Umursamıyorum. O da arkamdan koşuyor. Neden? O neden koşuyor bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Nereye gidiyorum hiçbir fikrim yok. Sadece koşuyorum. Yorulmuyorum da. Yüzüme çarpan rüzgârı, önce üşütüşünü sonra yakışını, yanaklarımın kızardığını ve burnumun uyuştuğunu hissediyorum. Gırtlağımı, gırtlağımın kıvrımlarını, ses tellerimin arasındaki o küçük boşlukları, nefesimin soluk borumdaki ilerleyişini ve ciğerlerime doluşunu hissediyorum. Aldığım nefes boğazımı acıtıyor. Ağzım kurumuş ve yüzüm ısınmış. Sahile ulaşınca duruyorum ve saçlarımı topluyorum. Saçlarımı toplamamla ortaya çıkan ve hafif terlemiş olan boynum üşüyor. Boynumun açıkta oluşu beni savunmasız hissettiriyor. Saçlarımı geri açıyorum. Kalbim kaburgalarımın içinde patlayacakmışçasına atıyor. Kalbimin atışını şakaklarımda hissediyorum. Ve el bileklerimde. Yavaşça kumlara uzanıyorum. Omurgamdaki her bir omurun tek tek yere değdiğini hissediyorum. Belimin kıvrılışını. Kafamın ağırlığını. Bacaklarımın uzadığını. Nefes alıp verişim normale dönüyor yavaş yavaş. Gözlerimi açıyorum. Bana bakıyor. Gözlerimi ne ara kapattım ve ne kadar süredir kapalı bilmiyorum. Birbirimize bakıyoruz. Tek bir kelime etmedik, etmiyoruz. O ne hissediyor merak ediyorum. Ama ağzımı açıp da tek bir cümle kurmuyorum. Kıvırcık saçları, ince dudakları ve uzun bacakları var. Elleri güzel. Sol elinde bir yara izi dikkatimi çekiyor. Vücudundaki tüm yara izlerinin hikayelerini öğrenmek istiyorum. Kıyafetlerinin kapattığı kısımlar hakkında düşünmeye başlıyorum. Doğum lekesi var mı? Kaç tane beni var? Sonra vücudunun en içini hayal etmeye çalışıyorum. Kaç böbreği var? Safra kesesi var mı? Gözüm bu sırada aya takılıyor. Dolunay değil. Hilal ve yarım arasında bir evre. Gökyüzü simsiyah. Yıldızlar pek görünmüyor. Keşke görünseydi diyorum. Ve bunu sesli söylüyorum. “Ne görünseydi?” diyor. “Yıldızlar.”. Yıldızlar keşke görünseydi. Yanıma uzanıyor. Saati soruyor. Saat ikiyi üç geçiyor. İnanamıyorum. Bunca şeyin üç dakika içinde yaşanmış olmasına inanamıyorum. Gülüyor. Kahkahalarla gülüyor. Ben de gülmeye başlıyorum. Epeyce bir süre gülüyoruz. Sonra yoruluyoruz ve gülmemiz bitiyor. Göbek deliği içe doğru mu dışa doğru mu acaba? Bunu merak ediyorum. İçe doğruymuş gibi geliyor. Soruyorum. Dışa doğruymuş. Enteresan geliyor. Bu bende ona karşı inanılmaz bir merak uyandırıyor. Her şeyi bilmek istiyorum. Ve bunları sorarak öğrenmek istemiyorum. Mümkün olduğu kadarını keşfetmek istiyorum. Soyunuyorum. O da soyunuyor. Çok üşüyoruz ama umurumuzda değil. Sol elindeki yara izi sekiz yaşındayken elini yanlışlıkla zımbaladığında olmuş. Doğum lekesi yok. Büyük ihtimalle kırk yedi beni var. İki böbreği olduğunu düşünüyor ve bildiği kadarıyla safra kesesi var. Denize giriyoruz. Adını bilmiyorum. Solak mı, bunu bilmiyorum. Açılıyoruz. Ve yıldızlar daha görünür hale geliyor. Şarkı söylüyorum. Dinliyor. Hiç konuşmadan denizden çıkıyoruz. Donarak öleceğimizi düşünüyorum. Umursamıyorum. Ölmek istediğim için değil. Ölmenin nasıl bir şey olduğunu merak ettiğim için de değil. Sadece umursamıyorum. Her şey çok normal geliyor. Kafamda hiçbir düşünce yok. Kumlara uzanıyoruz. Saat ikiyi üç geçiyor.

 

çipura