Turşu – Koç Üniversitesi’nden çipura

Gün ağarmak üzereydi. Pencereden dışarı baktı. İçerisi dışarısından daha karanlıktı. Bu onda tuhaf bir his uyandırdı. Daha önce hiç hissetmediği bir his. Buna “içerinin dışarıdan karanlık olması hissi” adını verdi.

İçerinin dışarıdan karanlık olması.

İnsanların da öyle olduğunu düşündü. İç organlar ve en büyük sırlar karanlıkta yaşardı. Her organ birbirinden farklıydı. Üstelik aynı organlar, farklı insanlarda farklı yer kaplardı. Belki de bu yüzden, herkes kendisinin farklı olduğuna inanırdı. Öylelerdi de. Ama tüm bu farklı insanlar, bir şekilde normal ve normal olmayan olarak ikiye ayrılmayı başarabilmişti. Acaba insanlardaki bu normallik algısı nereden geliyordu? Herkes birbirinden bu kadar farklıyken, normal nasıl belirlenmişti? Normal neydi? Bunun, elbet herkeste bir cevabı vardı. Ama kimse bu cevaba nasıl ulaştığını bilmiyordu. İçimizde bu algıyla mı doğuyorduk, yoksa bu bize öğretiliyor muydu? Yine içinden çıkamadığı yerlere girmişti. Kafası genel olarak karışıktı. Sürekli, yapması gereken bir şey olurdu. Bundan sık sık yakınırdı ama aslında bu durum onu çok da rahatsız etmezdi. Hatta bir baltaya sap, tencereye kapak, köfteye patates olduğunu hissederdi. Ve kuruya pilav. Yanında da turşu. Küçük, sert ve kendinden emin. Turşu dediğin böyle olmalıydı. Özgüvensiz turşuları kimse sevmezdi. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyen bir turşudan da kimseye hayır gelmezdi. Özgüvensiz turşular ve yılanlar ne kadar dokunuyorsa, insanlar da o kadar dokunuyorlardı birbirlerine. Temas etmek gerektiğine inanırdı. Bir salyangozun antenlerine, bir ağacın gövdesine, bir kedinin nemli burnuna, çakıl taşlarına ve deniz kabuklarına, sıcak kumlara, denize ve denizdeki balıklara. Ve en çok da insanlara; kirpiklere, boyunlara, köprücük kemiklerine ve ellere. Böyle şeyleri hissetmek gerektiğine inanıyordu. Nedenini de bilmiyordu. Çok kısıtlıyordu insan insanı. Ve insan kendini. Gereksiz bir sürü sınır koyuyordu. Bu sınırları aşmak ona özgür hissettirmişti.

Özgür hissetmek?

Özgürlük bir his miydi?

Özgürlük neydi?

Özgürlük, bir kavram olarak mevcuttu. Ama insan özgür değildi. Özgür olduğuna ne kadar inanmak istese de inanamıyordu. Çünkü kendi isteği ve kendi düşüncesi sandığı şeyler aslında kendisine ait değildi. Doğduğu andan itibaren bilinçli ya da bilinçsiz olarak öğrendiği her şey ona ailesi ve toplum tarafından öğretiliyordu. Kendi düşünceleri, tercihleri ve kararları başkaları tarafından çoktan belirlenmiş ve zamanı gelince ona da bunu uygulamak düşmüştü. Kendine ait sandığı düşünceler, aslında ona “böyle düşünmesi gerektiğini” söyleyenler bütününün bir ürünüydü sadece. En çok da, hayal ederken özgür olmak gerekirdi. Benzersiz bir şey yaratmanın sırrı buydu. Ama hayallerimiz bile gerçeklik algısıyla sınırlandırılıyor ve hiç var olmayan bir şeyi hayal edemediğimiz gibi var olan bir şeyin mevcudiyetini de kafamızdan silemiyorduk. Tam olarak o anda, kendi içinin odanın içinden de karanlık olduğunu hissetti. Kendi kendinin içini karartmıştı. Bunu çok sık yapardı. Bazı konularda keskin fikirleri vardı ve bu onu korkutuyordu. Özgürlük gibi böylesine soyut bir konuda bile bu kadar net düşüncelere sahipti. Ya da acaba öyle miydi? Bunun sakıncalı olduğunun farkındaydı. Kabullenmek istemiyordu çünkü algısının bu kadar yönetiliyor olmasına öfkeliydi. Geçenlerde aklına bir şey gelmişti. Nereden geldiğini bilmediği bu düşünce, inandığı ve savunduğu her şeye tersti. Elbette ki kendi içinde bir yerlerden geliyordu ama asıl korkutucu olan da buydu. Bu düşünce, onun olamazdı. Olmamalıydı. Ama onundu. İşte bu onu çok sinirlendirmişti. Bu düşünceyi, beyninin içine küçük algı subayları itinayla yerleştirmiş olmalıydı. Ve bu yaratıklar en iradeli insanlara bile işlerlerdi.

Küçük                      algı                      subayları.

 

Gerçi, istediği her şeyi düşünebiliyordu. HER şeyi. Bu çok büyük bir özgürlüktü. Sınırsız bir dünya aklının hemen ucundaydı. Bir şeyin var olması onun tek bir düşüncesine bakardı. Tek bir hayal kurması yeterdi var olmayan bir şeyi var etmeye. Ama şöyle bir sıkıntı vardı: kurduğu hayalin gerçek dünyada var olmaması, onu oluştururken kullandığı bileşenlerin de gerçek dünyada var olmadığı anlamına gelmiyordu. Var olmayan bir şeyi hayal edebilmesinin tek sebebi var olan şeylerin varlığıydı. Neden bu kadar imkânsız şeyler istiyordu? Neden özgürlükten beklentileri bu kadar yüksekti? İstediği şeyin gerçekleşmesi için boşlukta yaşaması gerekiyordu, hatta hiç var olmaması. Ama var olmasaydı düşünemezdi ki. Ve düşünmese çıldırırdı. Öyleyse, iyi ki vardı. Bunları düşünürken havanın aydınlandığını ve güneşin doğuşunu kaçırmış olduğunu fark etti. Zaten güneşin doğuşunu da pek sevmezdi.

Acaba güneş de terler miydi?

Ya da güneşin özgürlük hakkındaki düşünceleri nelerdi?

Ve acaba güneşin içi de dışından karanlık mıydı?

 

 Koç Üniversitesi’nden çipura